Kıyı

Okulun arkasındaki çayırda top oynuyorduk. Çayırın az ilerisinde servi ağaçları falan vardı. Top her sert şutta kanala doğru gidiyordu. Bizim mahallenin bütün boku püsürü topa bulaştığında bir cengaver çıkıp topu çimenlere sürterdi ya da ibnelik yapıp rakip takım santraforunun kafasının sürer motivasyonu düşürürdü. Bugün yerli malı haftasının ilk günü olduğu için ders işlemeyip buraya pikniğe gelmiştik. Murat Hoca iyi adamdı. Bir de şu matematiği şu gerizekalılara sevdirse daha iyi biri olacaktı ama nafile. Biz top oynarken kızlar da ip falan atlıyordu. Serpil hariç ama o bir kenarda kilimin üzerinde dizlerinin üstüne çökmüş domatesleri doğruyordu. Tam anneme gelin olacak kız dedim içimden. Ben Serpil’li hayallere dalmışken Hakan yumuşak bir vuruşla topu olmayan ağlarla buluşturmuştu. Hem savunmayı unutup hem de kalecinin görüş açısını kapatmıştım. Benim de hayattaki rolüm buydu hep. Her zaman başka yere bakarken yedim golü. Kendim yenilirken başkalarının da yenilmesine yol açtım. Tam bir felaket tellalıydım. Ama artık yapacak bir şey yoktu. On yaşındaydım ve yedi yaşımda içime gelip oturan bir öküz bir daha hiç kalkmayacaktı. Eğer biraz şansım varsa sirozdan erken dikerdim nalları.
Serpil bizim okulun tek sarışın kızıydı. Sağlık ocağındaki hemşire Türkan’ın kızı. Türkan abla da sarışındı. Anasına bakıp kızıyla gönül eğlendirmek değildi niyetim dul anasını da yanıma alır poşetten gelen parayla gül gibi geçindirirdim ailemi diye düşündüm. Pazarda sattığım poşetten gelen parayla bir kırmızı toka almıştım Serpil’e. Serpil sarışındı çünkü. Sarının yanına yakasına saçına başına en çok kırmızı yakışırdı diye düşünmüştüm. Bir boşluğunda verecektim kıza tokayı. Ama o kadar korkaktım ki o anın hayalini kurarken dahi tir tir titriyordum. Sonuçta Serpil sarışındı. Sarı her şey demekti. Sarı güneşti. Sarı olmazsa hayat da olmaz. Sarı güzdü. Dökülen yapraklardı. Yüreğimize akıttığımız büyümeydi sarı. İnsan yalnızca soğuk olduğunda düşünüyor büyüdüğünü. Ben de yazları eğlenirdim top oynardım. Ama kış gelip de soba kurulduğu zaman hemen arkasındaki mindere dizlerimin üzerine çöküp yaşlanıldığını düşünürdüm. Çevredeki herkesin yaşlandığını ve ölüme daha yakın olduğunu düşünürdüm. Sonuçta hayat toprakta başlar. Serpil de sarıydı. Yani Serpil de topraktı. Toprağa düşmüştüm bir kere. Gömüleceğim yer sevdiğim kızın saç örgüleriydi. Serpil’in o kadar uzun saçları vardı ki o örgülerde kimse gelip rahatsız edemezdi beni.
Samet’i gördünüz mü diye ünledi bizim Murat Hoca. Murat Hoca iyi adamdı. Samet’i bu kadar sevmeseydi onunla iyi anlaşabilirdim. Samet bizim okulun tek sarışın çocuğuydu. Mavi gözlüydü. Bense dümdüz siyah saçları olan alelade bir çocuktum. Samet’i gören yabancılar onun başını okşardı. Bana uzaktan bakarlardı sadece. Tek bir an göz göze gelirdik ve kaçırırlardı gözlerini. Belki de onlara bir şey satmama fırsat vermemek içindir diye düşündüm uzun süre. Ama o kadar iyi niyetli değildi. O kadar değil.
Çocuğu aramaya çıkıp az sonra döndüler. Ben ise o arada sırtımı ağaca yaslamış başımı ellerimin ablukasına almış Samet pezevenginin yine kendini önemli hissetmek adına yaptığı bu ucuz numaraya sövmekle meşguldüm. Lavuk sonuçta kardeşçe de olsa Serpil’in içinde bir merak uyandırmıştı. Kızlar bu tür hasta heriflere bayılırlarmış. Geçenlerde ablamla Yeliz Abla konuşurken duymuştum. Gizem diye bir şey de geçti arada ama onu tam anlayamamıştım. Kas kafalı olduğum için kafamın çalıştığı tek nokta futboldu. Ama onu da icra etmeme ayaklarım engel oluyordu. Belki büyüdüğümde kenarda takım elbisesi ve sigarasıyla takım yöneten adam olmalıydım.
Herkeste iyiden iyiye bir telaş başlamıştı. Toka cebimdeydi. Ne zaman yapsaydım evlilik teklifini diye düşündüm. Henüz erkendi. Biri polisi aradı. Neredeyse herkesin anne babası gelmişti. Bizim evde telefon olmadığı için haberleri yoktu henüz. O kadar da değil. Yoksa gelirlerdi. Bu öyle bir hikaye değil. Polisi gören her çocuk ağlamaya başlamıştı. Ben bu durumlara hazırlıklıydım. Neticede babam olacak canavar müsveddesi iki kez adam yaralamadan içeri girmişti. Adam yaralamadan duramıyordu herif. Polisler etrafa bakarken Serpil’in ağlayan yüzüne baktım. Bir süre gözlerimiz birbirine değdi. Hiç kaçırmadım bu kez gözlerimi. Şimdi şartlar eşitlenmişti. Hayatın çirkin yüzü hepimize dönüktü ve ben o yüze aşinaydım. Artık maç benim sahamdaydı. Biraz önce okkalı küfürler ederek iki kişi yere sermiş bir güvenle kızın yanına gittim. Serpil dedim Saçların ne güzel benim olsalar ya. Kız konuşan bir boka karşı ne kadar merhametli olabilirse bana karşı da o kadar merhametle bakıyordu. Serpil hiç seninle konumadık daha önce değil mi? Kızı maça davet edyordum bu cümleyle. Ne yaptığımı gerçekten biliyordum. “Eee bir başka kimse yok Serpil benim sustuğum gibi sana toka alan.” Bunu ablamın bir kitabında okumuştum. Edebiyat 11 diye bir kitap. Üç kişi birlikte yazmış. Şansımıı artırmıştım. O cümleden sonra tokayı çıkarıp kıza uzattım. Ve belki de hayatımda ilk kez güldüm. Dişlerimin çoğu çürük ve yamuktu. Terkedilmiş bir ev gibi güvensiz ve yamuk duruyordum. İçimde kim bilir ne serserilik dönüyordu. O an Hemşire Türkan çevik bir hamleyle kızı çekip aldı karşımdan. Derken okkalı bir tokat yedim bir adamdan.
Bir hafta önce Serpil’le Samet sağlık ocağının önündeki alçak duvarda yan yana oturmuş gülüşüyorlardı. İlk dikkat ettiğim şey Samet’in dişleriydi. Bembeyazdı. Sapsarı saçları kaşları vardı çocuğun. Büyüyünce ırz düşmanı olacağı besbelliydi ancak hiçbir kolluk kuvveti ondaki bu potansiyeli fark edip tıkmıyordu kodese. Ama ben kolay lokma değildim. Annemin de ekmek yaptığı mahalle fırınının hemen yanına çökmüş uzun süre izledim bu eblehleri. Samet bir anda kalkıp koşmaya başladı. Derken anında kadrajda bitti yine namussuz herif. Dondurma alıp gelmişti. Hem de külahlı dondurma. Kıza her fırsatta daha fazla yaklaşıyordu. Böyle adamları iyi tanırdım ben. Pahalı hediyelerle kızların gözünü boyayıp onları öpmek için göz kamaştıran sahtekarlardı. Serpil’in eli nasıl olduysa Samet’in giydiği tshirte gitti. Üzerinde Süpermen olan tshirteuzun uzun bakıp güldü. Belli ki çok sevmişti o tshirtü. Ben sana daha güzelini alırım Serpil diye düşündüm. Serpil saçların çok güzel bana bir kez güler misin? Daha fazla dayanamayıp bir taş aldım elime. Fırının arkasına geçip tüm gücümle fırlattım taşı. Bombeli bir atışla tek denemede haklamıştım elemanı. Kafamı uzatıp baktığımda kaza kurşunu süsü verilmiş mıcır taşa kurban gidenin ırz düşmanı değil de sevdiğim kız olduğunu gördüm. Kimseye ses etmeden arkamı dönüp eve doğru koşmaya başladım.
Ertesi gün pazarda işimi hemen bitirmek için bir amacım vardı. Hayat boş yaşanmayacak kadar önemli bir sınavdı. Ben boş sözler duymaktan sıkıldığım için kendimi aşkla avutan bir dingildim. Süpermen de kimmiş lan? Orospu çocuğu benim o kadar gücüm olsa ben de herkese kafa tutardım. Alçak Süpermen elin gezegeninden gelip dünyada artistlik yapmak neymiş ben sana gösteririm dedim içimden. Çok içimden. Şu arkadaki tshirtü versene abi dedim bir bakayım. Adam uzanıp tshirtü önüme attı. Hemen tutup omuzlarıma boyuna baktım. Parayı ödeyip eve koştum hemen. Aynanın karşısına geçip tshirtü üzerime geçirdim. İşte kahraman diye buna denir. Sizin gibi ottan çöpten tırıçkadan süper güç kotarıp rastgele kahraman olmamış adam. Ne gücü varsa planlı amaçlı ayakları yere basarak elde eden gerçek bir kahraman. İşte Batman. Bruce Wayne adamdır lan diye bağırdım. Rastgeleliği yoktu adamın bir kere. Babasıyla anası nalları dikmeseydi de Batman olurdu bu adam. Öyle boktan bir dava değildi lan dedim. Batman. Bruce olunca özelliği yoktu adamın bir kere. Ağzını burnunu sikip atarlardı bir kenara. Bizim mahallede olsa hele takarlardı bıçağı sabaha mevta herif. Kendimi dünyayı alt etmiş gibi hissediyordum. Öyle kofti kahramanlara pabuç bırakma Serpil diyecektim. Senin ayakları yere basan gerçek bir kahramana ihtiyacın var. Serpil seni Gotham’a gelin götüreceğim. Şehir hapishanesini gösterip burada hakladığım adamlar yatıyor güzelim deyip nasıl da adilane bir adam olduğumu ispat edecektim. Hemen sağlık ocağına doğru koşmalıydım. Sonuçta olayların hızlanması benim yararımaydı. Sıkıcı biri olmak istemezdim.

Reklamlar

İz

Çağırdımsa ağır adımları ininden
Taşlı sokaklarda türküler söylemek içindi
Davetime icabet etmeyen
Ne varsa kendimden daha büyük
Ne varsa uzak kendimden

Gövdemin yuttuğu çığlıklarımı yeşertiyorum yeniden
Belki sonrasına bir mecal sürünmektir niyetim
Hastalıktan ve gerçek dışılıktan başka
Ne kaldıysa kendimden daha iri bir volkan
Sineye çektiğim tizlikleri süpürürken tam
Üflediğimde göğsümden dökülendir yaşam

Öyle sıradan öyle alelade öyle hacimsiz bir öykü
Bayağılıkla başbaşalıktan
Belleğine düşman bir hat çekiyor şimdi ellerim
Elimin gittiği yerlerin de nasibini alır temassızlıktan
Ancak tüy kadar ağırlıkta bir zaman dizisiyle yaşım
Anlamamak gayet de normal
Gayet de renklerle haşır neşir başım
Ve gayet tabii dökülenleri toplamaktır işim
Geriye kalanlar gibi türküler dökmek dizlerinin ardından
Geriye kalanlar gibi ince bir ıslık beklemek
Ölmeden ve her şey bitmeden gibi aceleci bir manevrayla
Kalan son otobüsü beklemek
Aynı saatin altında
Gözlerim tam da üçü çeyrek geçerken

Deniz ve Duman

Bu senin kıyısızlığın
Tarttığın suları ılımaya bıraktığın yanın
Topraktır gülünün öldüğü yönün
Bundandır vakitsiz bir at gibi hırçın koşuşun
Bundandır damarlarına hükmeden o boşluk
Kendi denizini icraya verdiğinden beri
Bahçelerin çalışır düne
Sen her halinle
Bir leşi dikersin göğe
Her halinle unutturursun ölmeyi
Gülme
Ağaçlardan sarkan bu dallarla sarmaya yeltenirim
Sonra sfimato
Sonra transatlantik
Sonra toprak nereye ekilir
Bilmem
Sonra polisler ya da arkeologların elinde
Bir kartvizitim
Mezar taşımda yazan hece
Yarınlara giderken bindiğüm o gri güvercin

Akıntıyı Bu Dedim

Tüm nehirler sevdaya dökülürdü evvelden
Gizlendiği yeri ifşaya yeltenmeden güzeldi aşk
Senin elinde ayın almasını istediğim o meçhul şekil
Fesleğenlerin ellerimde ufalanmasıyla son buldu
Deniz görmeye mecbur pencere önü sigaralarımda
Hüznü soğutan zaman aralıklarının
mahcubiyetini gürlüyor gecenin bilinmez bir vakti
Sesinin silindiğine yorduğum yüzümdeki kuruluk
Sabahın ışığında ayrı bir pencere açıyor önüme
Aynı yerden bakmakta tutkun gözlerimi ağartıyorsam git gide
Bir yerde ölümün gölgesi kadraja girdiği için
Dağların açtığı paranteze muayene olmaya kuruyorum günü
Yeni bir şafak hasreti katlayıp ranzamın başucuna iliştirir
Ben çıktığım voltayı gaddarlığımın şerefine yorarım

Çise

Beraberce dinlediğimiz türküler gibi bitiyor artık şehir
Batması başladığında kaldırımlarda işten dönenlerin
Kahrını kravatına iliştiren herkes eve ölmeye dönüyor
Mazide yarattığım bir ütopyam yok diye
Çay bahçelerinde azarlar gibi tuttuğun elim utansın
Sana böyle şiirler yonttuğum için içimden
Bilirsin aşkımızı da anlamsız kılar
Yoklamada yok yazılan kent
Ardıma izlendiğim filmleri katıp
Nasıl kusuyorsam öyle seviyorum seni
Bir çukurun dibinde ormanı hatrıma katıp
Karalardan bir zehir yeşertiyorum içimde
Hangi varın yokuyum
Hangi yokun varıyım
Karşı karşıya geldiğinde kağıtta kocaman çizik bırakan karşıtlığın anneden doğanıyım
Oysa sen bildiğin yerlerde öğrendiklerini ezber ediyorsun
Hayat bilmediğin yeri deştiğin vakit muvaffak olacağını umduğun bir oyun
Gerisi senin aklına konuşlanan kalın bir boyun
Gövdende biriken suyu akıttığın an irinlerden
seyrine ket vuran bu bayağı dirileri
Başka türlü açıklarsan sen
Sevda fiziğin durduğu yeri yeniden yorumlamayla beraberce söker çitlerini
Şehir nasıl bitiyorsa kent öyle başlar
Başka türlü başka
Ben başka türlü sana
Sen başka türlü bana
Yoksa nasıl tutuklanır yüzüm
Yoksa nasıl tutuklanır yüzün
Aynı yerde aynı şarkıyı söylemek diye başlar hep aynı hikaye
Oysa başka bir hikaye lazım sana bana anla
Bunu başladığın yerden diye yokla yağmurları
Durma

Vurulursa kün

Yüzümde doğmadığım yıllardan bir manevra
Bıyık terim yaşadığım çağı çiviyle kazıyor aklıma
Gözlerim klişelerden bir demet sana
Nasıl böyle bir şiir böyle nasıl şiir
Okuduğum kitaplar kadar saklı bir köşe ruhum
Tanıksızlığı sindirmektir meziyeti evet
Meydana çıktığımda vurmadığım kuşlar okşuyor nefesimi evet
Varlığı ispata muhtaç bir adam olur yüzüm
Ama sen nerden bakarsan o kadar dikilirim gözüm
Sen ne yandan görürsen beklerken beni
O kadarıyla tutarım düşerken kendimi

Kitlenin İzdüşümünde

Yerleştikçe içime kadim duası insanın
Uzaklaşıyorum kendimi ifadede karar kıldığım şehirlerden
Yoksunu getirip bacaklarıma zincirleyenler
Geçirip bir treni eve yürüyerek gidenler
Bir kararsızlığın hakim tepesinden
Aşağıya dişlerimi sarkıtıyorum
Yurdum iki şeyin ortası
Diyalektiğin de ardına yastık atmalı
Kulübeden gelip yaşamı tek golle süslemek kalkıyor gözlerimden
Uykulu olduğum vakit
Kapattığımda perdesini bir dünya ki
Harap olmuşluğun türküsünü seriyor saçlarıma
Bittiğim yerden başlamaya suluyor gençliğimi gece
Vazgeçtiğim yerden sarılmamı öğütlüyor vakit
Ben bir şerri üstüne basa basa ilk sıraya sokuyorum
Tuttuğum alevlerden habersiz kendi afetimi gözetiyorum
Açtığım sayfalar yetmiyor durduğumu bulduğumu anlatmaya
Gayri ihtiyari solunduğumun erketesine
Yatmıyor hiçbir dilimi kutsalın
Hiçbir çizgilerle örülü cisme sığmıyor adım
Nereden baksan bahtsızlığın baş ucunda taş sektiriyorum
Öyle kırılmışım ki öyle
Baş ucumda bile
Yine kendim uzanmışım
Maktüllüğe aldığım terfiyi süslüyor başım
Gövdemden elbette uzak bir yerde
Varsa anladığın durduğumdan bir hışım
Vazgeç
Sözlükte başka yazılmışım